Saygı talep edilmez, ‘hak’ edilir…

Yazar / Referans: 
Murat Sevinç
Tarih: 
14.04.2016

1980’li yıllarda dersimize giren büyük anayasacı, hocamız Mümtaz Soysal’ın hiç unutmadığım sözlerinden biri, “Hak verilmez, alınır!” idi. Hoca’nın bu ifadesi, yüzlerce yıl sürmüş (halen süren/sürecek) ve sonunda muhtelif ‘sözleşmeler’e bağlanmış hak mücadelesinin en sade biçimde dile getirilişiydi.

Bu yargıyı (hocamızın izni olmadan!) hak ve özgürlükler alanına değil de daha kişisel/toplumsal bir duruma uyarlayalım. Saygı görmek de ‘rica’, ‘baskı’ ve ‘talep’ ile olacak iş değildir. Hak edilmesi gerekir. Hak, emek harcayarak kazanılır.

Mülkün (devletin) temelinde ‘adalet’ ilkesi var. Devlet ile yurttaş arasındaki bağı kuran temel unsurlardan biri adalet. Bırakın mevzuatı, bir ‘duygu’ olarak yara alıp nihai olarak ortadan kalktığında neler olabileceğini tarih defalarca gösterdi. Türkiye’nin halihazırdaki koşullarında, ‘adalet duygusu’ öldü. Yönetenlerin ne düşündüğünün ve ne söylediğinin bir önemi yok. Önemli olan, yönetilenlerin gözlem ve duyguları.

Unutmamak gerek, Doğu Bloku’nun o demir gibi sert ve güçlü devletleri ile devasa bir makine olan SSCB, bir iki yıl içinde darmadağın oldular. Yalnızca dünya koşulları ve kapitalizmin vardığı aşama nedeniyle değil; çürümüşlerdi ve kendilerine sahip çıkacak yurttaş yığınlarından yoksundular.

İmzacı akademisyenlerin başına gelenlere, getirilenlere bakın. Herhangi bir Batı demokrasisinde (o demokrasilerin kriz yaşadığı‘istisnai’ dönemleri bir yana bırakırsak) eşi görülmeyecek bir örnekle karşı karşıyayız. Akademisyenler soruşturuluyor, kiminin evi basılıyor, ifadeleri alınıyor, hakarete uğruyor, işlerinden oluyor. İnsanlar ekmeksiz bırakılmaya çalışılıyor, dini bütünlerin iktidarında. Bunlar basına yansıyanlar; bir de yansımayanlar var tabii. Annemin deyişiyle ‘iki eşeğin yemini bölmekten aciz’muhtelif jüri ve kurulların imzacı akademisyenlere özel muameleleri vs.

Meslektaşlarımızdan dördü, yaptıkları basın açıklaması ardından tutuklandı. Biri yurt dışından gelip ifade vermeye gitti ‘kendi ayağıyla’; onu da ‘Yurt dışına kaçar’ diye tutukladılar! AİHM’nin çok açık kararlarına karşın. AYM’nin Dündar ve Gül hakkında verdiği karara karşın. Uluslararası camianın ve insan hakları örgütlerinin gösterdikleri tepkiye karşın. Türkiye’deki onlarca sivil toplum kuruluşunun açıklamasına karşın…

O dört meslektaşımızdan biri, Esra Mungan. Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Alanı, psikoloji. Ben diğer üç meslektaşımızla bugüne dek karşılaşmadım. Esra Mungan’la tanışıklığım var. Esra benim için Boğaziçi Kampüsü’nde rastlaşıp ayaküstü sohbet ettiğim, güler bir yüz ve içtenliktir. Eşi benzeri zor bulunur bir heyecan ve samimiyetle anlatır, her neden bahsediyorsa. Ve mutlaka ama mutlaka, güler yüz, gülen gözler ve kararlılık ile. Pazarlıksız yaşayan insanlara mahsus bir kararlılık…

Esra Mungan, bir süredir diğer üç meslektaşımız gibi tutuklu. Dün okuduğum habere göre, AKP İstanbul milletvekili Mehmet Metiner, TBMM Tutuklu ve Hükümlü Hakları Alt Komisyonu Başkanı sıfatıyla Bakırköy Kadın Cezaevi’ni ziyaret etmiş. Ardından şöyle bir açıklama yapmış: “Ben Esra Mungan’ı tanımam bilmem. HDP’li vekil Burcu Hanımla can ciğer kuzu sarması kucaklaştıklarını gördüm. Ben de komisyon başkanı olarak diğer tutuklu hükümlülerin elini sıktıktan sonra hanımefendinin elini sıkmak istedim. Kendisi avluda duruyordu. Beni görmesiyle avluyu terk edip kaçması bir oldu. Hiddetle ve şiddetle yüzü mosmor oldu. Kim bu Hanımefendi dedim. Bu  Esra Mungan dediler, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi.  ‘Niye dedim peki bu şekilde görüp kaçtı’?  Çünkü gördü tanıdı. Boğaziçi üniversitesinde… bir öğretim görevlisinin tavrı bu. Terör bildirisine imza koyduğu için içeride tutuklu olarak bulunuyor… Bu öğretim üyesine bu tepkiyi hiç yakıştıramadım. Ama tabi kendi tavrıdır. PKK’li tutuklu ve hükümlülerle aynı  koğuşta kalıyor. PKK’liler bile bana bu tepkiyi koymadı.  Ama  Boğaziçi gibi  gibi saygın bir üniversitenin öğretim üyesi olan Sayın Mungan beni görür görmez kendi akademik kariyeriyle bağdaşmayan bir tepki koydu. İlginç  yani.  Hiç konuşmadı orada oturdu tutuklu ve hükümlülerle konuştuk. Masaya oturmadı… Bence  psikolojik tedaviye ihtiyacı var.”

Metiner, benim ne ilgilendiğim ne de söyledikleri üzerine düşünüp yazdığım biri. Yaşam o kadar uzun değil! Çok benzer kumaşta, örneğin Ş. Tayyar gibi birkaç kişi daha var AKP’de ve bunlar genellikle aynı düzeyde tepki veriyor. Önemi de yok doğrusu. Bir süre sonra ne adları ne yüzleri hatırlanır. Vekil emekli maaşıyla, hak ettikleri türden bir yaşamı hak ettikleri bir dünya ile çevrili olarak sürdürürler.

Buna mukabil, dün yayınlanan sözler geçiştirilemez. Söyleyen değil, söylenen itibariyle: Kişilik katlini hedefleyen, hakaretamiz, kamuoyuna ve yargıya uyanıkça ‘hatırlatmalar’ yapan türden ifadeler.

‘PKK’lılar bile bu tavrı koymamış’, ‘Zaten HDP vekiliyle sarılıp kucaklaşmış.’ Nasıl ama? Eyvahlar olsun, Esra Mungan gerçekten de ‘terörist’ ya da ‘terörist destekçisi’ olmasın! Zaten imzaladığı bildiri, ‘terör bildirisi’ imiş. Koskoca Cumhuriyet’in hâkim ve savcıları Metiner’den iyi bilecek değiller ya. MM, bildiriyi değerlendirip içeriğine hükmetmiş bile.

Bitmedi. Mungan’ın ‘akademik kariyerine neyin yakışıp yakışmadığına da’ karar vermiş. Üstelik o ‘büyük düşünür’ tavrı ve değerlendirme yetisi ile durumu ‘ilginç’ de bulmuş.

Sonuç: Boğaziçi psikoloji hocasının ‘psikolojik tedaviye ihtiyacı olduğunu’ buyurmuş. Arkasındaki hukuk tanımaz iktidarın gücüne yaslanarak… Komisyonun etik kurallarını yerle bir ederek. Üstelik kendisine yanıt veremeyecek bir ‘tutuklu’ hakkında…

Eğer amaç, kendileri gibi düşünmeyen insanlarda dehşetli bir mide bulantısı yaratmak ise, daha fazla çaba harcamalarına gerek yok; bunu başardılar, daha fazlası olmaz. Hâlâ tam olarak farkında olmayabilirler ama ben dâhil tanıdığım hiç kimse oturup bir bardak çay içmez bu ve muadili şahıslar ile. İki kelam etmez. Anlayacağınız tedaviye ihtiyacı olanların sayısı az buz değil!

Bu günler geçer. Hep geçti, bu da geçer. Her iktidar bir gün sona erdi, bu da erer. O muazzam gücün verdiği sarhoşluklar hep son buldu, bu da bulur. Bu arada, birileri sıkıntı çeker. Birileri bedel öder. Birileri işini kaybeder, ekmeğinden olur. Birileri çoluk çocuğundan, eş ve dostundan ayrı düşer. Hepsi geçer. Er ya da geç. Toplum, devlet, koşullar, siyasi kararlar değişip dönüşür…

Gel gör ki birileri de Mehmet Metiner olur. İşte bunun çaresi yok.

Değerli meslektaşım Ersa Mungan’ı, bir selamı dahi ziyan etmediği için kutluyorum…

Not: Prof. Gençay Gürsoy’un konuya ilişkin yazısını buraya ekliyorum.